Kamusal Özelleştirme
Kamusal özelleştirme bütün dünya olduğu gibi türkiyede özellikle son 15 yılda yoğunluk verilmiştir.
60 milyar dolar civarında bir gelir elde edilmiştir , önemli olan bu geliri nelere ve nasıl harcanmıştır.
Bunun üzerine çok fazla düşünülmemiştir ve araştırılmamıştır,
Ülkemizde genellikle bu para ile sadece binalara yatırım yapılmıştır.
Ve hazine garanti yol,köprü,havalimanıları yapılmıştır.
Ülkemizin o kadar çok tüketici bir ekonomi modeli sahiplenmiş ve bununla beraber yan etkilerini ortaya çıkarmaktadır.
Ülkemizin hayvancılık ve tarım bitmek noktasına gelmiştir bu hiç düşünülmemiştir.
Sanayide bir kişilik istihdam için en az 80 bin dolarlık yatırım yapmak gerekiyor. Oysa tarımda 3-5 bin dolarlık bir yatırımla bir işçiyi istihdam etme imkanı var.
Ülkemizin hiç bir zaman sanayici bir toplum oluşturmadı ancak ana gelir kaynağı olan iç anadolu ve doğu anadolu da hayvancılık öncülerindendi eskiden,
Şimdi oradaki nufus iş için şehirlere kaymaktadır.Bu şehirlerin nufusun artmasına neden olmaktadır ve bununla beraber demografik olarak değişmektedir.
buda uzun vadede bütün nufusun şehirlerde yoğunlaşması sonucunda şehirlerde nufusun değişmesidir.
Bununla birlikte başlığın ima ettiği ve olası saydığı böylesi bir karşılaşmanın olanaklılığı, siyasal ve sosyal tarihi göz önüne alındığında Batı siyasal geleneği için geçerli olabilir. Ancak Türkiye için konuşulduğunda, teorik düşünme bir kenara bırakılırsa, pratikte mümkün olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Kültürel, sosyal ve ekonomik nitelikli gönüllü ve profesyonel örgütlenmelerle diğer sosyal hareketler, yapılar ve benzerinin görünür olduğu kamusal alan, bu vasfı ile siyasal alan ile toplumsal alan arasındaki bir yeri ifade eder.
Dolayısıyla özerk aracı kurumların dönüştürücü bir karakterle eylemsel ve sözel etkinlikte bulundukları kamusal alana, devletin nasıl dâhil olacağı, siyasal alanın dışında kalan bir yer olarak kamusal alanın aktörleriyle hangi çerçevede ilişkiye geçeceği Türkiye gerçekliğinde önemli bir sorun olarak durmaktadır. Başka bir anlatımla siyasal olanın kamusal olana ne oranda sirayet edeceği/sızacağı; onu hangi ölçülerde belirleyeceği, biçimlendireceği ve sınırlayacağı veya sınırlayıp sınırlayamayacağı, hali hazır durumda üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Ancak bu konuda göze çarpan ilk husus, Türkiye’deki görünümün, demokratikleşme perspektifinden bakıldığında sorunlu olduğudur. Devlet, oranı orantısızlık ve ölçüyü ölçüsüzlükle yer değiştirerek kamusal alanı kuşatmış; kamusal alanı bir kamu alanı gibi değerlendiren bir tutum takınmıştır.
Öyle ki, mevcut siyasal pratiklere ve kamusal alan deneyimine bakıldığında, Türkiye’de devletin neredeyse kamusal alanı bir bütün olarak massettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. İletişim ve bilişim alanlarındaki gelişmelerle birlikte alternatif kamusallıkların inşa edilmesi, örgütlü faaliyetler, kısmi eylemsellikler ve bir araya gelişler hariç tutulursa, toplumu ve siyasal sistemi dönüştürücü ve ister karar almayı içermeden yalnızca kanaatleri biçimlendiren bir müzakereyi işaret etsin ve isterse de karar almayı içeren geniş kamusallığı işaret etsin müstakil ve kendi başına bir kamusal alandan söz etmek oldukça zordur.
Türkiye’de devlet merkezli hegemonik bir kamu söylemi tek bir kamu idealini öylesine yaygınlaştırmıştır ki, özerk bir kamusal alan pratiğinin gelişmesi ve biçimlenmesi güçleşmiştir.Kamusal alanın dönüştürücü etkisinden söz ederken de, ancak böylesi bir kamusal alanı referans almak mümkündür. Başka bir anlatımla, ancak teorik kabulleri ve pratik tezahürleri böylesi bir zemin üzerinden algılanan ve inşa edilmiş olan bir kamusal alan, dönüştürücü bir etkiye sahip olabilecektir. Buna karşın devletle toplum (sivil toplum) arasındaki bir kavga ve uzlaşma mekânını işaret eden kamusal alan, Türkiye için konuşulduğunda, bu nitelikten hâlâ uzak gibi gözükmektedir. Her ne kadar, kamusal alanın anlam sınırları ve fiziki hudutları genişlemiş olsa da, siyasal elitlerce kamusal alan bir kavga ve uzlaşma, bir müzakere alanı olarak içselleştirilmemiştir.
Kamusal alanda görünür olma imkânı toplumun geneline sunulmuştur ya da en azından böyle bir fırsattan yararlanma şansları olduğu dile getirilmiştir. Ancak bu görünürlük dilsel ve söylemsel anlamları ve pratikleri içermemektedir. “Böyle var olamazsınız, ya benim (devletin) istediğim gibi olun ya da…; böyle görünemezsiniz ya benim istediğim gibi görünür olursunuz ya da…; yalnızca dinleyin, dilemeye kalkarsanız…”dan, belirli oranlarda bir gelişmeyi ifade eden “var olun ama susun, görünür olun ama hissettirmeyin, dileyin ama eylemeyin”e dönüşen tutumun –genelleştirme ve indirgemeciliğe düşme riskini not ederek söylemek gerekirse- yine de büyük oranda sivil bir kamusal alan anlayışı açısından derin yetersizlikleri ihtiva ettiğini söylemek gerekir. Bu durum, Çaha’nın ideolojik kamusal alan dediği şeyle de büyük benzerlikler göstermektedir. Ona göre, ideolojik kamusal alanın en başta gelen özelliği, farklılığa kapalı kuşatıcı ve homojen bir düşünce sistemi ortaya koymasıdır. Kamusal alan devletin elinde alternatif düşüncelere, yaşam biçimlerine ve referanslara karşı kapalı hale gelir. Yine ideolojik kamusal alan, yasaklayıcı ve daraltıcı özellikleri ile dikkati çeker. Bu tür bir kamusal alan anlayışı, her tür düşünce ve aidiyeti ifşa etmeyi öngören demokrasinin tersine örtmeyi, görülmezlikten gelmeyi, tartışmamayı öngörmektedir. İdeolojik kamusal alanın bu özelliği onun bir takım düşünceler arasında seçici davranarak bazı konuları hararetle ve yoğunlukla tartışma gündemine getirirken, bazılarını sanki yokmuş gibi görmezlikten gelmesine yol açar (2004b: 92-93)10. Dahası devlet, kamusal alanı tekeline aldıkça onu tanımlar hale gelir ve nihayetinde kamusal alanın toplumsal taleplerle felsefi bağı kopar. Son tahlilde kamusal alan düzenlemesi sayesinde toplumsal farklılıkları bir arada yaşatmaya çalışan anlayışa karşıt olarak; Türkiye uygulamasında, devlet tarafından sınırları çizilmiş kamusal alanı esas kabul edilir ve toplumsal taleplerin bu çerçeveye uyum göstermesini emredilir.
Türkiye’de cari açığın finansmanında yaşanan sıkıntılar karşısında, özellikle sağlık alanındaki yatırımların kamu özel işbirliği yoluyla gerçekleştirilmesinin planlanmasının bütçe açığını olumsuz etkileyeceği ve hazineyi orantısız bir şekilde borçlandıracağı eleştirileri yapılmaktadır. Bu noktada, sağlık yatırımları başta olmak üzere, kamu özel işbirliğine konu diğer bütün projelerde geleneksel yöntemler ile kamu özel işbirliğine başvurulması arasında oluşan maliyet farkının kamuoyu ile şeffaf bir şekilde paylaşılması ve katılım süreçleri işletildikten sonra nihai kararın verilmesi tereddütleri belli oranda giderecektir. Son dönemde yaşanan hızlı gelişmeler nedeniyle, özellikle sağlık alanında kamu özel işbirliğinin kamuya getireceği mali yük dikkatle incelenmelidir. Nitekim mevzuat çalışmaları ve son olarak 6428 sayılı Kanundan anlaşılacağı üzere, Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarınca tamamlanmasına ihtiyaç duyulan tesislerin tamamının kamu özel işbirliği yoluyla gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.
Bakanlığın en küçük birimi olan toplum sağlığı merkezlerinden, merkez binasına kadar bütün hizmet alanlarının kamu özel işbirliği yöntemiyle yaptırılmasının önünde hukuken herhangi bir engel yoktur. Bunun sağlık alanlarıyla sınırlı kalmayıp, yakın gelecekte, kamu hizmetlerinin görüldüğü okul, otoyol gibi diğer pek çok alanda Kamu yönetimi anlayışında ortaya çıkan yenilik ve reform ile birlikte yeni anlayışlar ortaya çıkmış, bu anlayışlar neticesinde de özellikle yönetim ile vatandaşın beklenti ve çıkarlarının daha optimum bir noktada buluşabildi gözlemlenmiştir. Pek tabii ki yeterli olmasa da eskisine nazaran daha vatandaş ve çözüm odaklı bir anlayış ortaya çıkmıştır denebilir. Yukarıda izahına çalıştığımız sebepler dâhilinde özellikle değişen teknoloji ve beklentilerle beraber hem bürokratik zorlukların/engellerin aşılmaya çalışıldığı hem de daha şeffaf ve katılımcı bir yönetimin uygulanmaya çalıştığı söylenebilir. Yapılan değerlendirme ve açıklamalara ek olarak; ortaya çıkan ve ülkemizde de uygulanan gelişimlerin arttırılması sağlanmalıdır. Buna ek olarak vatandaşın beklentilerinin daha fazla karşılanması, yönetimde bürokratik engellerin ortadan kaldırılması, daha açık ve şeffaf bir yönetimin benimsenmesi, toplumda oluşabilecek her türlü kayırma ya da olumsuz algıların ortadan kaldırılması gerekir. Kamunun en etkin yönetilmesinin kamuya duyulan güven ile doğru orantılı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
60 milyar dolar civarında bir gelir elde edilmiştir , önemli olan bu geliri nelere ve nasıl harcanmıştır.
Bunun üzerine çok fazla düşünülmemiştir ve araştırılmamıştır,
Ülkemizde genellikle bu para ile sadece binalara yatırım yapılmıştır.
Ve hazine garanti yol,köprü,havalimanıları yapılmıştır.
Ülkemizin o kadar çok tüketici bir ekonomi modeli sahiplenmiş ve bununla beraber yan etkilerini ortaya çıkarmaktadır.
Ülkemizin hayvancılık ve tarım bitmek noktasına gelmiştir bu hiç düşünülmemiştir.
Sanayide bir kişilik istihdam için en az 80 bin dolarlık yatırım yapmak gerekiyor. Oysa tarımda 3-5 bin dolarlık bir yatırımla bir işçiyi istihdam etme imkanı var.
Ülkemizin hiç bir zaman sanayici bir toplum oluşturmadı ancak ana gelir kaynağı olan iç anadolu ve doğu anadolu da hayvancılık öncülerindendi eskiden,
Şimdi oradaki nufus iş için şehirlere kaymaktadır.Bu şehirlerin nufusun artmasına neden olmaktadır ve bununla beraber demografik olarak değişmektedir.
buda uzun vadede bütün nufusun şehirlerde yoğunlaşması sonucunda şehirlerde nufusun değişmesidir.
Bununla birlikte başlığın ima ettiği ve olası saydığı böylesi bir karşılaşmanın olanaklılığı, siyasal ve sosyal tarihi göz önüne alındığında Batı siyasal geleneği için geçerli olabilir. Ancak Türkiye için konuşulduğunda, teorik düşünme bir kenara bırakılırsa, pratikte mümkün olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Kültürel, sosyal ve ekonomik nitelikli gönüllü ve profesyonel örgütlenmelerle diğer sosyal hareketler, yapılar ve benzerinin görünür olduğu kamusal alan, bu vasfı ile siyasal alan ile toplumsal alan arasındaki bir yeri ifade eder.
Dolayısıyla özerk aracı kurumların dönüştürücü bir karakterle eylemsel ve sözel etkinlikte bulundukları kamusal alana, devletin nasıl dâhil olacağı, siyasal alanın dışında kalan bir yer olarak kamusal alanın aktörleriyle hangi çerçevede ilişkiye geçeceği Türkiye gerçekliğinde önemli bir sorun olarak durmaktadır. Başka bir anlatımla siyasal olanın kamusal olana ne oranda sirayet edeceği/sızacağı; onu hangi ölçülerde belirleyeceği, biçimlendireceği ve sınırlayacağı veya sınırlayıp sınırlayamayacağı, hali hazır durumda üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Ancak bu konuda göze çarpan ilk husus, Türkiye’deki görünümün, demokratikleşme perspektifinden bakıldığında sorunlu olduğudur. Devlet, oranı orantısızlık ve ölçüyü ölçüsüzlükle yer değiştirerek kamusal alanı kuşatmış; kamusal alanı bir kamu alanı gibi değerlendiren bir tutum takınmıştır.
Öyle ki, mevcut siyasal pratiklere ve kamusal alan deneyimine bakıldığında, Türkiye’de devletin neredeyse kamusal alanı bir bütün olarak massettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. İletişim ve bilişim alanlarındaki gelişmelerle birlikte alternatif kamusallıkların inşa edilmesi, örgütlü faaliyetler, kısmi eylemsellikler ve bir araya gelişler hariç tutulursa, toplumu ve siyasal sistemi dönüştürücü ve ister karar almayı içermeden yalnızca kanaatleri biçimlendiren bir müzakereyi işaret etsin ve isterse de karar almayı içeren geniş kamusallığı işaret etsin müstakil ve kendi başına bir kamusal alandan söz etmek oldukça zordur.
Türkiye’de devlet merkezli hegemonik bir kamu söylemi tek bir kamu idealini öylesine yaygınlaştırmıştır ki, özerk bir kamusal alan pratiğinin gelişmesi ve biçimlenmesi güçleşmiştir.Kamusal alanın dönüştürücü etkisinden söz ederken de, ancak böylesi bir kamusal alanı referans almak mümkündür. Başka bir anlatımla, ancak teorik kabulleri ve pratik tezahürleri böylesi bir zemin üzerinden algılanan ve inşa edilmiş olan bir kamusal alan, dönüştürücü bir etkiye sahip olabilecektir. Buna karşın devletle toplum (sivil toplum) arasındaki bir kavga ve uzlaşma mekânını işaret eden kamusal alan, Türkiye için konuşulduğunda, bu nitelikten hâlâ uzak gibi gözükmektedir. Her ne kadar, kamusal alanın anlam sınırları ve fiziki hudutları genişlemiş olsa da, siyasal elitlerce kamusal alan bir kavga ve uzlaşma, bir müzakere alanı olarak içselleştirilmemiştir.
Kamusal alanda görünür olma imkânı toplumun geneline sunulmuştur ya da en azından böyle bir fırsattan yararlanma şansları olduğu dile getirilmiştir. Ancak bu görünürlük dilsel ve söylemsel anlamları ve pratikleri içermemektedir. “Böyle var olamazsınız, ya benim (devletin) istediğim gibi olun ya da…; böyle görünemezsiniz ya benim istediğim gibi görünür olursunuz ya da…; yalnızca dinleyin, dilemeye kalkarsanız…”dan, belirli oranlarda bir gelişmeyi ifade eden “var olun ama susun, görünür olun ama hissettirmeyin, dileyin ama eylemeyin”e dönüşen tutumun –genelleştirme ve indirgemeciliğe düşme riskini not ederek söylemek gerekirse- yine de büyük oranda sivil bir kamusal alan anlayışı açısından derin yetersizlikleri ihtiva ettiğini söylemek gerekir. Bu durum, Çaha’nın ideolojik kamusal alan dediği şeyle de büyük benzerlikler göstermektedir. Ona göre, ideolojik kamusal alanın en başta gelen özelliği, farklılığa kapalı kuşatıcı ve homojen bir düşünce sistemi ortaya koymasıdır. Kamusal alan devletin elinde alternatif düşüncelere, yaşam biçimlerine ve referanslara karşı kapalı hale gelir. Yine ideolojik kamusal alan, yasaklayıcı ve daraltıcı özellikleri ile dikkati çeker. Bu tür bir kamusal alan anlayışı, her tür düşünce ve aidiyeti ifşa etmeyi öngören demokrasinin tersine örtmeyi, görülmezlikten gelmeyi, tartışmamayı öngörmektedir. İdeolojik kamusal alanın bu özelliği onun bir takım düşünceler arasında seçici davranarak bazı konuları hararetle ve yoğunlukla tartışma gündemine getirirken, bazılarını sanki yokmuş gibi görmezlikten gelmesine yol açar (2004b: 92-93)10. Dahası devlet, kamusal alanı tekeline aldıkça onu tanımlar hale gelir ve nihayetinde kamusal alanın toplumsal taleplerle felsefi bağı kopar. Son tahlilde kamusal alan düzenlemesi sayesinde toplumsal farklılıkları bir arada yaşatmaya çalışan anlayışa karşıt olarak; Türkiye uygulamasında, devlet tarafından sınırları çizilmiş kamusal alanı esas kabul edilir ve toplumsal taleplerin bu çerçeveye uyum göstermesini emredilir.
Türkiye’de cari açığın finansmanında yaşanan sıkıntılar karşısında, özellikle sağlık alanındaki yatırımların kamu özel işbirliği yoluyla gerçekleştirilmesinin planlanmasının bütçe açığını olumsuz etkileyeceği ve hazineyi orantısız bir şekilde borçlandıracağı eleştirileri yapılmaktadır. Bu noktada, sağlık yatırımları başta olmak üzere, kamu özel işbirliğine konu diğer bütün projelerde geleneksel yöntemler ile kamu özel işbirliğine başvurulması arasında oluşan maliyet farkının kamuoyu ile şeffaf bir şekilde paylaşılması ve katılım süreçleri işletildikten sonra nihai kararın verilmesi tereddütleri belli oranda giderecektir. Son dönemde yaşanan hızlı gelişmeler nedeniyle, özellikle sağlık alanında kamu özel işbirliğinin kamuya getireceği mali yük dikkatle incelenmelidir. Nitekim mevzuat çalışmaları ve son olarak 6428 sayılı Kanundan anlaşılacağı üzere, Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarınca tamamlanmasına ihtiyaç duyulan tesislerin tamamının kamu özel işbirliği yoluyla gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.
Bakanlığın en küçük birimi olan toplum sağlığı merkezlerinden, merkez binasına kadar bütün hizmet alanlarının kamu özel işbirliği yöntemiyle yaptırılmasının önünde hukuken herhangi bir engel yoktur. Bunun sağlık alanlarıyla sınırlı kalmayıp, yakın gelecekte, kamu hizmetlerinin görüldüğü okul, otoyol gibi diğer pek çok alanda Kamu yönetimi anlayışında ortaya çıkan yenilik ve reform ile birlikte yeni anlayışlar ortaya çıkmış, bu anlayışlar neticesinde de özellikle yönetim ile vatandaşın beklenti ve çıkarlarının daha optimum bir noktada buluşabildi gözlemlenmiştir. Pek tabii ki yeterli olmasa da eskisine nazaran daha vatandaş ve çözüm odaklı bir anlayış ortaya çıkmıştır denebilir. Yukarıda izahına çalıştığımız sebepler dâhilinde özellikle değişen teknoloji ve beklentilerle beraber hem bürokratik zorlukların/engellerin aşılmaya çalışıldığı hem de daha şeffaf ve katılımcı bir yönetimin uygulanmaya çalıştığı söylenebilir. Yapılan değerlendirme ve açıklamalara ek olarak; ortaya çıkan ve ülkemizde de uygulanan gelişimlerin arttırılması sağlanmalıdır. Buna ek olarak vatandaşın beklentilerinin daha fazla karşılanması, yönetimde bürokratik engellerin ortadan kaldırılması, daha açık ve şeffaf bir yönetimin benimsenmesi, toplumda oluşabilecek her türlü kayırma ya da olumsuz algıların ortadan kaldırılması gerekir. Kamunun en etkin yönetilmesinin kamuya duyulan güven ile doğru orantılı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder